Yine aynı şey, gündemde laiklik…
Kendimi bildim bileli, her rahmet ikliminin dünyayı sardığı Ramazanda, İslam düşmanları ile sureti haktan görünen aklı evvellerin kopardığı vaveyla ile genelde İslam’a, özelde ise oruca karşı bir savaş açılır.
Bu Ramazan’da da durum değişmedi. Bakanlığın “23 Temalı Etkinlik Rehberi” hazırlayıp okullara göndermesiyle birlikte, yine aynı çevrelerin şiddet ve nefret dolu açıklamaları gündeme damgasını vurdu. İçimizdeki beyinsizler de onlara tempo tuttu.
Güya bu bahtsızlara göre laik eğitim, laik hukuk düzeni ve laik kamusal hayat adım adım ortadan kaldırılıyormuş. Ülke, ABD ve İsrail planları doğrultusunda “Talibanlaştırılma” baskısı altına girmiş. Dahası var, ancak onu siz değerli okurlarımın ferasetine bırakıyorum.
Çocukluğumdan beri hep aynı senaryoyu dinleriz: Önce Ticanilik, sonra Molla Rejimi, Hizbullah, El Kaide, IŞİD derken şimdi de Taliban… Ne güzel malzeme! Bozdurup bozdurup harca.
Laikliğin ne olduğu ya da ne olmadığı üzerine yazdığım yazıların sayısı çift haneleri bulmuştur. Bu defa söze kitabın sonundan başlayıp söylemiş olayım: İnsanlar değil, devletler laiktir. İnsan laik olmaz.
Laiklik, çoğu zaman İslam ve Müslüman düşmanlığını gizleyen bir maske hâline getirildi.
Laik devlet; milleti oluşturan tüm unsurların inancına, dini değerlerine, inanma hakkına ve hürriyetlerine saygı gösterir. Hatta onları korur ki, başka inanç sahiplerinin baskısına maruz kalmasınlar.
Ne var ki Marksist ve komünist sistemlerde böyle olmadı. Onlara göre din “afyon”du. Bu sistemler çöktü, yerle bir oldu. Ancak bu zihniyetin mensuplarının ilahi dinlere, özellikle de İslam’a karşı kini hiç dinmedi.
Her Ramazan’ın bizde ayrı bir hikâyesi vardır. Nedense hep çocukluğumuzun Ramazanlarını özleriz? Çünkü orada masumiyet, saflık ve temizlik vardır.
İlkokul yıllarında Ramazanlarımız böyle geçti. İlk sarsıcı gerçek ile ortaokul birinci sınıfta karşılaştım. O çağda, Ramazanım lekelenmesi, orucumun bozulması, bizim hiç bilmediğimiz, görmediğimiz bir şeydi bu.
Olay şu:
Bir gün ara derslerin birinde, hocamız sınıfa girdi ayağa katlık. Yerimize oturduğumuzda hocamız kendi dersine başlamak yerine, orucun zorluklarından hatta zararlarından söz açtı. Hem de pek yumuşak ifadelerle. Ardından hiç beklemediğimiz bir şekilde:
“Çocuklar, şimdi hep birlikte tuvalete gidiyoruz. Yaşınız küçük, oruç tutamazsınız. Hepiniz su içeceksiniz.” dedi.
Tuvalete girdik. Okulumuz eski bir garnizon binasıydı. Girişte yan yana birkaç musluk vardı. Herkes eğilip avucuna aldığı suyu içti.
Ben ve benim gibi şaşkın arkadaşlar ne yapacağımızı bilemedik. Bize öğretilen şuydu: Bir Allah’a, bir de öğretmene itaat.
Ağırdan aldım, en sona kaldım. Musluğa yaklaştım, eğildim. Tam içecekken içimden bir ses:
“İçme!” dedi.
Geri çekildim.
Hocamız sertçe sordu:
“Sen niye içmedin?”
Cevap vermedim. Israr etti, yine içmedim.
O yıllarda okullarda dayak gani… Ancak ben dayaktan çok, sınıf önünde küçük düşürülmekten korkardım. Hâlâ da toplum içinde küçük düşürülmek en büyük korkularımdan biridir.
Ne hikmetse o gün hiç korkmadım. Üstelik dayağı meşhur, sert hocamıza rağmen...
Demek ki kendisi; orucunu bozmamak için su içmeyecek bir çocuğu dövmeyecek kadar “demokrat”tı(!)
Şimdi, hem size hem de sözde sanatçı imzacılara soruyorum:
Bizim hoca mı laikti, yoksa 11 yaşındaki bir çocuk mu?
Bizim hoca mı anti laikti, yoksa 11 yaşındaki bir çocuk mu?
Sormadan edemiyorum. Onlar “Laik düzen elden gidiyor!” diye yaygarayı basarken, ben de “İslami değerler elden gidiyor!” diye avazımın çıktığı kadar haykırsam ne olur? Laikçilere ayıp olmaz değil mi?
Selam ve dua ile…
AKŞEHİR BELEDİYESİ İHALEYE ÇIKAN YERLER