Bir konferansa tahammül edemeyen toplumlar hakikati nasıl konuşacak?
Hz. Peygamber’i anlamanın yolu, yasaklamak değil; onu bütün yönleriyle kavramaktır.
Geçenlerde belediye başkanlığının Ramazan Etkinlikleri kapsamında şehrimize davet ettiği bir konuşmacının konferansı, gelen tepkiler üzerine iptal edildi.
Bu hadise üzerine birkaç söz…
Bir dakika! Şu anda belediyenin anonsundan, bu akşam Turizm Bakanlığı’na bağlı Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğunun konseri ve sema gösterisi duyuruldu. Elbette bu program da konferans gibi halka açık bir davetti.
Şimdi soralım:
Bu konser ve sema gösterisine niye kimse tepki göstermez? Ne ilginç bir tablo… Konuşmaya tepki ve yasak; oyun ve eğlenceye kabul ve onay...
Düşüncenin yasaklandığı yerde hakikat konuşulmaz. Konferansı iptal eden zatla yan yana gelmiş değilim. Ancak sosyal medyada sıkça görünmesi vesilesiyle görüşlerini, düşüncelerini, paylaşımlarını ve bunlara verilen tepkileri az çok biliyorum.
Ne konferans sahibinin düşünceleri yeni ve özgün ne de ona tepki gösterenlerin tavrı. İnsanoğlu, yüzyıllardır sadece kutsal kitaplara ve peygamberlere değil; açıktan Allah’a karşı bile itirazını, inkârını, en sert mücadelesini sürdürmektedir. Olup bitenler, tarihin tekerrüründen ibaret.
Fakat şu gerçeği de unutmamak gerekir:
Yeryüzünde ne kadar insan varsa, o kadar algı, anlayış ve inanış vardır. Bu, yaratılışın değişmez yasasıdır.
İnançlar, algılar ve anlayışlar insan davranışlarını şekillendirir. Toplum içinde bazı farklılıklar zamanla törpülense de insanları tek tip hâline getirmek mümkün değildir. İnsanın zihin, ruh ve his dünyası daima canlıdır; sürekli çeşitlenerek hayata anlam ve değer yükler.
Konuyu fazla soyutlaştırmadan kısa yoldan söyleyelim: Başkalarının aklını kullanmasına engel koymak, toplumların en derin yaralarındandır. Düşüncenin tabiatında, insanları ayrıştırmak değil; birbirleriyle anlaştırıp yakınlaştırmak vardır. Sizin bir teziniz veya karşı tezinizi varsa, başkasının düşüncesini dile getirmesi niye tehlikeli olsun?
Bu noktada Hz. Peygamber’in ayrıcalıklı konumu bir yana, ilahî bir ayrıcalığı bulunmayan büyük İslam âlimlerinden İmam-ı Azam Ebu Hanife, önemli bir örnek olarak karşımızda durur.
Aklıma geldi, soruyorum:
İmam-ı Azam’ın, farklı inanç sahiplerinin aykırı görüşlerini dile getirmesini engellediği hiç görülmüş müdür?
Siz bu sorunun cevabını düşünedurun, ben tartışmaya neden olan asıl meseleye geleyim. Mesele, Hz. Peygamberimiz ve onun sünnetleri ile hadisleri; yani hâl, hareket ve sözleri ile ilgilidir.
Büyük yazar Ahmet Mithat Efendi’nin üslubuyla: Ey kârî! Ey kâriye! Meselenin düğüm noktası buradadır: Hz. Peygamber’in konumu ile sünnetin anlaşılması.
Hz. Peygamber’in hayatını anlatan siyer kitaplarının pek çoğunu okuyup haftalık çalışmalarımızda arkadaşlarımızla müzakere ettik. Elbette insan hafızası nisyan ile maluldür. Dolayısıyla Allah Resûlü’nün hayatına dair bazı ayrıntıları zaman içinde unutmuş olabilirim.
Fakat unutmadığım bir şey var: Kur’an-ı Kerim’de anlatılan, tanıtılan ve bizden kendisine itaat etmemiz ve salât getirmemiz istenen Hz. Muhammed’dir (sav).
Kur’an’da vahyin kaynağı Allah’tır. Bu vahyi Cebrâil vasıtasıyla alıp insanlara tebliğ eden ise Hz. Muhammed’dir (sav). Bu açıdan bakıldığında Hz. Peygamber, Allah kelamına muhatap olması bakımından vahyin alıcısı; 610 yılında başlayan büyük dinî ve sosyal hareketin yürütücüsü olması bakımından ise tarihin öznesidir.
Cahiliye putperestliğinde, ilahî olanla olmayanın; tabiî olanla tabiatüstünün birbirine karıştığı, zihinlerin hakikat karşısında köreldiği bir ortamda Kur’an, Hz. Muhammed’in (sav) özellikle beşerî yönünü vurgular.
Diğer peygamberler gibi Hz. Muhammed (sav) de ilahî olmayan bir varlık olarak yaratılmıştır. Ancak Allah tarafından peygamberlik görevi ile seçilmiş ve vahyi tebliğ etmek üzere görevlendirilmiştir. Sahip olduğu “ismet” niteliği de peygamber olarak seçilmesinin bir gereği ve ilahî iradenin sonucudur. Vahiy almasının dışında olağanüstü mucizelerle değil, ilahî yardım ve destekle yürüyen bir peygamberlik hayatı söz konusudur.
Hz. Muhammed’e (sav), peygamberlik görevi ile birlikte ağır sorumluluklar yüklenmiştir. O, Allah’tan aldığı emir ve yasaklara uymakla yükümlü; kendisine indirilen hakikati tebliğ etmek, insanları uyarmak ve müjdelemekle görevliydi. Dolayısıyla Müslümanlar da ona itaat etmekle yükümlü kılınmışlardı. Kendisine yöneltilen mucize taleplerine çoğu zaman kendi iradesiyle karşılık vermemiştir. Çünkü onun görevi mucize üretmek değil, vahyi tebliğ etmektir.
Onun da bir aile hayatı vardı. Hatta insan olarak eşleriyle sorunlar yaşamış, hayatın tabiî akışı içinde imtihanlardan geçmiştir. Kur’an’da Hz. Peygamber zaman zaman uyarılır, zaman zaman da teselli edilir.
Hz. Peygamber, kendi kavmiyle ağır çatışmalar yaşamış; Ehl-i Kitap ile ilişkiler kurmuş; bir grup sahabenin Habeşistan’a hicret etmesine öncülük etmiştir. Boykotlar, baskılar ve tehditler karşısında mücadele etmiş; sonra da Medine’ye hicret ederek yeni bir toplumun temellerini inşa etmiştir.
Savaşlar, barış anlaşmaları ve fetihler içinde hem bir peygamber, hem bir siyasi lider hem de bir hukukî otorite olarak görev yapmıştır.
İbadetlerin nasıl yapılacağını; zekât, ganimet, fey ve mirasın nasıl dağıtılacağını bizzat göstermiş; yüksek ahlâkın Müslümanlar arasında yaygınlaşmasına öncülük etmiştir.
Mekke’nin fethinden sonraki savaşlara da komutanlık etmiş; hayatının son döneminde yaşanan dinden dönme vakalarına karşı tedbirler almış ve gerekli müeyyideleri hayata geçirmiştir.
Bütün bu yönleriyle Hz. Peygamber, yalnızca tek bir sıfatla açıklanamaz. Eğer peygamber sadece bir yönüyle ele alınırsa —ki yüzyıllardır yaşanan sıkıntıların önemli bir kısmı buradan kaynaklanmaktadır— gerçek peygamberi anlamak mümkün olmaz.
Her konuda olduğu gibi burada da parçacı değil, bütüncül bir yaklaşım gerekir. Sarsılmaz, sağlam bir iman ancak böyle bir anlayış ve yaklaşımla gönüllere yerleşir; orada yetişir, serpilir, büyür, gelişir.
AKŞEHİR BELEDİYESİ İHALEYE ÇIKAN YERLER